Porselen Kase ve Tebeşir Tozu
Her sabah aynı şekilde başlardı. Tebeşir tozunun havada süzüldüğü, pencere camlarının yarı buğulu olduğu o grileşmiş an. Can Akay gözlerini açtığında ilk gördüğü şey, tavandaki çatlaklardı. Yetimhanenin tavanı, kocaman bir haritaya benziyordu.
Yatağından kalkıp ayaklarını soğuk zemine bastığında her zamanki ürpertiyi hissetti. Kış İstanbul'a henüz yerleşmemişti ama binanın içi her mevsim aynı soğuğu taşırdı — sanki duvarların içinde donmuş bir rüzgâr vardı.
Koridorda diğer çocukların uyanmadan önceki sessizliği hakimdi. Can bu sessizliği severdi. Gürültü başlamadan önceki o kısa an, sanki şehrin kendisi bile nefesini tutuyor gibiydi.
* * *
Kahvaltı salonunda her zamanki porselen kâseler dizilmişti. İnce çorba, bayat ekmek, zayıf çay. Can kâsesini alırken parmakları porselenin pürüzsüz yüzeyinde bir an duraksadı.
İşte o an oldu. Her zaman olduğu gibi, beklenmedik bir anda.
Porselen kâseye dokunduğu saniye, bir titreşim hissetti. Kâsenin içinden değil — kâsenin kendisinden gelen bir şey. Sanki kâse ona bir şey anlatmaya çalışıyordu. Bir atölye, terli bir usta, fırının sıcaklığı, çamurun dönen çark üzerindeki dansı...
Can başını salladı, gözlerini kırpıştırdı. Yine oldu, diye düşündü. Bu tuhaf anlar son zamanlarda sıklaşıyordu. Nesnelere dokunduğunda bazen böyle şeyler hissediyordu — görüntüler, duygular, sesler. Sanki nesneler konuşuyordu.
Ama kimseye anlatamıyordu. Bunu söylese deli derlerdi.
* * *
Yetimhaneden çıkıp İstanbul sokaklarına karıştığında, şehir her zamanki gibi uyanıyordu. Simit arabaları, vapur düdükleri, tramvay sesleri, martı çığlıkları. Ama Can, bu gürültünün altında başka bir şey duyuyordu — bir tür melodi. Çoğu zaman fark edemeyeceği kadar hafif, ama bazen o kadar net ki durup dinlemek istiyordu.
Galata'nın dar, taş döşeli sokaklarından aşağı inerken adımları hızlandı. Eşref Bey'in sahafına geç kalmak istemiyordu.
Bu önizleme burada sona eriyor. Can'ın sahafta keşfettiği sır, Eşref Bey'in gerçek kimliği ve İstanora'nın kapısının aralanışı...
Kitabın Tamamını Al